|
ÇEVRE HUKUKU VE
TARİHÇESİ
Özellikle 20. yüzyılda yaşanan teknoloji gelişmeler ve bu
gelişmelere bağlı olarak yaşanan hızlı sanayileşme, sanayi
atıklarının çevre üzerindeki olumsuz etkileri, insan ve çevre
sağlığını tehdit edici boyutlara ulaşmış, bu tehlike küresel
ısınma, kuraklık, iklim değişikliği, içme suyu kaynaklarının
azalması şeklinde gözardı edilemeyecek seviyeye ulaşmıştır.
Çevre sorunlarındaki artış aynı zamanda çevre ile ilgili
tedbir alınması gerekliliğini de ortaya çıkarmış, çevresel
değerlerin hukuki güvence altına alınması amacıyla çevreye
ilişkin hükümler Anayasa, Kanun ve Yönetmeliklerde yeralmaya
başlamıştır. Ayrıca küresel bir boyut kazanan çevre kirliliğin
önlenmesi, çevrenin korunması, iyileştirilmesi, doğal
kaynaklarla ilgili koruma ve kullanım esaslarının belirlenmesine
yönelik uluslararası antlaşmalar, çevre ile ilgili yargı
kararları ve bu yargı kararları sonucu ortaya çıkan içtihatlar
çevre hukuku ile ilgili gelişmelerdir.
Çevrenin korunması ve çevre kirliliği problemi, kirliliğin
kaynağı olan ülke ile sınırlı kalmamakta dünya üzerinde var olan
diğer devletleri ve insanları da etkilemekte ve
ilgilendirmektedir.
Bunun tabi sonucu olarak, çevre ile ilgili birtakım Devletler
arası düzenlemelerin yapılması da zorunluluk olduğundan,
çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi için birtakım
devletlerarası çalışmalar ve toplantılar tertip edilmiştir.
Bu çalışmaların ilki 1913 yılında yapılan Bern Konferansıdır.
Bu konferansı 1923 yılında Paris ve Londrada yapılan
konferanslar izlemiştir. Bundan sonra da birçok devletler arası
toplantılar tertip edilmiştir. Bu toplantıların ana konusunu
daha çok tabiatın ve kültür varlıklarının korunması
oluşturmuştur. 1965 yılında Birleşmiş Milletlerin ihtisas
kuruluşlarıyla bağlantılı danışma kurulları kurulmuştur. 1970
yılında Tabiatın Korunması Hakkında Avrupa Konferans tertip
edilmiştir.
Uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk
toplantı Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansıdır.
(Stockholm 1972) Stockholm Konferansı, çevre sorunlarına yönelik
politika arayışlarında bir milatdır. Çevre hakkı açısından
İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli
bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel
hakkına sahiptir. (m.1) ilkesinin yer aldığı bildirinin kabul
edilmesi nedeni ile ayrı bir öneme sahiptir. Bu konferansın
sonrasında, uluslararası platformlarda (Avrupa Birliği, Avrupa
Konseyi gibi) çevre hakkı kavramının yeniden tanımlandığı
gelişmeler yaşanmıştır.
Çevre hakkı ile ilgili gelişmeler 1982 Anayasamızda da yer
bulmuştur. Anayasamızın 56.Maddesinde Herkes sağlıklı ve
dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi
geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini
önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir. hükmü yer almıştır.
09.08.1983 tarihinde 2872 sayılı Çevre Kanunu yayımlanmıştır.
Bu Kanununa istinaden bir çok Yönetmelik, Genelge ve Tebliğ
yayınlanmaya devam etmektedir. Anayasa ve Kanunla hukuki
güvence altına alınan, Yönetmeliklerle açıklanan çevre hakkı ve
çevre ile ilgili uyulması gereken usul ve esasların denetimi,
Mülga Çevre Bakanlığının 2001 yılında tamamlanan taşra
teşkilatlanması ile daha da işlerlik kazanmıştır. 2872 sayılı
Kanun, 26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Kanun ile revize edilmiş
ve çevre kirliliğine neden olduğu tespit edilen kurum kuruluş ve
işletmelere ağır yaptırımlar getirmiştir.
2872 sayılı Çevre Kanununda (5491 ile değişik) idari yaptırım ön
görülen çevre suçları 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe
girmesi ile ayrı bir boyut kazanmıştır. Dünya üzerinde ilk kez
Türkiyede kabul edilen bir Ceza Kanununda yasanın amaçlarından
birinin çevreyi korumak olduğu belirtilmektedir. 5237 sayılı
Kanunun 181. Maddesi Çevrenin Kasten Kirletilmesi hakkında hapis
cezasını, 182. Maddesi Çevrenin Taksirle Kirletilmesi hakkında
adli para cezasını gerektirmektedir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu Bu
kanun kapsamında kovuşturma ve soruşturma gereken bir fiilin
ilgili makamlara bildirilmesimesi, hatta bu hususta gecikme
gösterilmesi halinde ilgili kamu personeli hakkında da işlem
yapılacağını hüküm altına almıştır. Bunun anlamı çevre
kirliliği ile ilgili her tespitte konunun Türk Ceza Kanununun
ilgili hükümleri kapsamında değerlendirilmek üzere Cumhuriyet
Savcılıklarına bildirileceği, Savcılıkların talebine istinaden
Sulh Ceza Mahkemeleri nezdinde kamu davası açılabileceğidir.
Çevre kirliliği ile ilgili olarak herkesin yürütme
organlarına müracaat hakkı vardır. Bu hak 2872 sayılı Çevre
Kanununun 30. Maddesinde yeralan Çevreyi kirleten veya bozan
bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili
mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin
alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. hükmü
ile yinelenmiştir.
Daha sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre, ancak bu konuda
toplumsal bilincin artması ve herkesin sağlıklı ve dengeli bir
çevrede yaşama hakkına sahip çıkması ile mümkün olabilecektir.
|